O günlerde bizim buradaki sayımız yüz kırk kadardı. Hepimiz kampta son günleri yaşadığımız ve yakında buradan ayrılacağımız beklentisiyle yaşıyorduk. Bütün gün etrafı kızdırmaya başlayan güneşin altında yatıyor, verirlerse yiyor, vermezlerse açla tok arası gün geçiriyorduk. Bir öğle üzeri gardiyan listeyle geldi ve çok sayıda kişinin ismini okuduktan sonra: "Bu listede isimlerini duyanlar, akşama sırtlarındaki elbiseleri teslim etsinler ve sabah çok erken kalkacaklar'' dedi. Sabah o kadar erken uyandık ki, belki birileri sevinçten gözünü kıpmamıştı. Erkenden yola çıkmadan önce küçük birer koli içine yerleştirdiğimiz şahsi eşyalarımızı aldık, koridorda iki sıra olmuş olan arkadaşlarla tek tek vedalaşırken, "Allah bir daha düşürmesin'' temennilerinde bulunduk. Tuna'da köprüden son defa geçerek kontrol memurunun yanında mola verdik. Yarın kim bilir ve nerede kiminle birlikte olacaktık?
Hayvanlarla araçlara bindik
Çıkmadan önce eşyalarımız son defa arandı. Yoklamadan sonra dışarıda bekleyen penceresiz, sirk hayvanlarını taşıdıkları otobüslere bindirdiler. Otobüslerin her yanı kapalıydı . Tuvalet ihtiyacı için özel izin alınacak ve otobüsteki kovaya yapılacaktı. Tam gün gittikten sonra en nihayet sert bir fren sesiyle bugünkü meçhul yolculuğumuz da bir yerde noktalandı. İndiğimiz yerde yine tel avlular, buranın da bir ceza evi olduğunu gösteriyordu. Karşımızdaki yüksek tepenin eteklerinde kömür ocaklarından buranın Bobovdol olduğunu hemen anlamıştık. Eşyalarımızı aldık, etrafımızda yine ellerinde zor zaptetikleri kurt köpeleri ile iki sıra olmuş polisler bir vukuata sebep vermeden bizleri tutuk evine aldılar. Avlu kapısına kilit vuruldu ve bizim akşama evde ailelerimizin yanında olma hayallerimiz yine suya düştü.
Çifte bayram yaşadık
On üç ay kaldığımız Bobovdol tutuk evinden de her gün inşaat işlerinde çalışarak geçmişti. 87'nin Nisan'nda arkadaşlarımızdan bazıları tahliye olup, kimi evlerine, kimi de bulunduğumuz Köstendil'deki Bulgar köylerine sürgüne gönderiliyordu. Bir yıl önce Belene'den buraya getirilen 84 kişiden 22 kişi kalmıştık. Elimizde birer çuval ve birer koli eşya ile otobüste yerlerimizi aldık ve bir yıl bir buçuk ay sonra bu tutuk evinden de ayrılıyorduk. Bobovdol'un batısına doğru yol alan otobüsün bizleri Köstendil iline sürgüne götürdüğünü anladık. Yol boyunca yemyeşil bahar tazeliğini seyrederek ilerlerken, tarlalarda çalışanların kılık kıyafetinden bizim hemşerilerimiz oldukları da anlaşılıyordu. Komünistler kıyafet reformunu 1960'ta kooperatifleşme reformundan hemen sonra yapmışlardı. Bir gün bölgemizde on iki köyün kadınlarını merkez köy Zvezdel'e topladılar. O gün orada bütün kadınlara topluca feracelerini attırıp, fistan giydirmişlerdi. O dönem yöre halkı inançlıydı ve açılıp saçılmayı büyük günah olarak kabul ediyorlardı. Bu reformu gerçekleştirmek de pek kolay olmadı. Bazı köylerde tarlaya gidip, kadınlara şalvarı çıkartmak isteyenlerden öldürülenler de olmuştu. İlk durduğumuz köyde Ahmet Hasipoğlu kalacaktı. Otobüsten indiğimizde köy meydanında parkedilmiş Kj plakalı bir Moskoviç gördük. Otomobilin sahibi Türk'tü, adama yaklaştık: ''Hemşerim, bugün bayram mı?'' diye sorunca adam da Türkçe:''Tabii, bugün Ramazan Bayram'ın ilk günü'' cevabını verdi. Hasipoğlu'nu bu köyde bırakıp, ototbüse bindik. Hepimiz kucaklaşıp, birbirimizin bayramını tebrik ederken yanımızdaki polisler de şaşakaldılar. Hayretle bize bakıp, ''Ne oldu sizlere?'' diye sormadan edemediler. Biz de Müslümanların bayramı olduğunu söyledik. Hepimiz tek tek köylere bırakıldık. Dragoviştitsa diye bir köyün ise benim mekanım olacağı söylendi. Polis bana kalacağım tek odayı gösterirken, ''Burada kaldığın sürede tutum ve davranışlarına dikkat et. Köyü terk etmen yasak, içkili alem yapıp asayişi bozma! Diğer köylerdeki arkadaşlarınla görüşmen de tamamen yasak!'' gibi daha bir sürü yasaklar sayıp, yanımdan ayrıldı.
Sefalet içindeki çocukluğum
O akşam iki buçuk yıldan sonra yalnız kalmıştım.Yalnızlık da sıkıcıydı. Yatağa uzandım. Geçmiş yıllarımı düşünüyordum. Önce çocukluğum canlandı hafızamda. Türkçe eğitim ilk okul son sınıftayken mecburen Bulgarca oldu. Üç beş kelime Bulgarca bilmekle ne tarihten, ne fen bilgisinden hiç bir şey anlamadan sınıf geçiyorduk. Koşukavak Lisesi'ne gittiğimizde Bulgar çocukların arasında çok başarılı olamadık. Komünizmin ideal bir sistem olduğu bizlere okulda aşılanıyor ve biz de öğretmenlerin, parti yöneticilerin dediğine inanıyorduk. Yarım yamalak Bulgarcamızla herkesin eşit haklı olduğunu, hür yaşayacağını anlayabiliyorduk. Ben ilk okula başladığım zaman bizim yöre halkının hayatında önemli bir iktisadi ve toplumsal olay olarak hatırladığımız kooperatifleşme de gerçekleştirilmişti. Köylünün müşterek tarlaları vardı ve Sovyetler örneği ayrı gayrı yoktu. Evimizde bir inek, beş koyundan fazla hayvan bulundurmak yasaktı. Komünizmide eğitimin temel amacı komünist terbiyesi aşılanmasıydı. Çocuklar teşkilat işlerine ilk okul birinci sınıfta Çavdarçe olup, mavi boyunbağı takılmasıyla başlardı. Bu çocuklar ilkokul son sınıfta Piyoner olup, üyelikleri orta okulun son sınıfına kadar devam ederdi. 15 yaşından sonra da Komsomol teşkilatına üye edilirler, otuz yaşına kadar bu teşkilatta kalırlardı. Sonra da çok 'Layık' olanlar komünist teşkilatı saflarına girerek, Marksizim Leninizm ilkeleri doğrultusunda yaşamaya ve çalışmaya gayret gösterirlerdi. Komünistlerin en önemli vasfı da ateistliği savunmaktı. O açıdan Bulgaristan devletinin en büyük düşmanları da din adamları ile Türkoloji mezunlarıydı. Din adamlarını inanç açısından karşılarına almışlardı, Türkologları da Türk milliyetçisi olarak görüyorlardı. Devlet yetkilileri benden hem Türkolog, hem de babamın hafız olmasından dolayı iki kat nefret ediyorlardı.
Sevdiklerime kavuştum
Köye geldiğimin üçüncü sabahı köy merkezindeki berbere çıktım. Oradan çıktıktan sonra otobüs durağına doğru bakınırken, polis karakolu önündeki parktan hızlı adımlarla ilerleyen bir bayanı eşime benzettim. Daha dikkatlice bakınca ta kendisi olduğunu anladım. Koşar adımlarla yaklaşırken, o da beni gördü. Parkın içinde buluştuk. Babam ve Nevin'le birlikte gelmişler. Babam parkın kenarında oturuyor, Nevin de kucağında uyuyordu. Hep birlikte kaldığım eve doğru ilerledik. Eve kadar Nevin hiç uyanmadı. Son aylarda babamın gözlerindeki katarak da epey ilerlemiş, görmekte de güçlük çekiyordu. ''Çok ağladık ananla'' sözleriyle başladı konuşmaya. Sonra devam etti: ''Hayatımız karardı. Tam yetmiş gün, yetmiş gece evimizde lamba yanmadı. Sen karanlık zindandayken, biz evde ışıkta oturamazdık. Çok dua ettim Allah'a. Allah büyük, bizleri yine biraraya getirdi. Çok şükür ya Rab!'' diye dua etmeye devam etti. İki buçuk yaşında olmasına rağmen ve Bulgaristan'da Türkçe konuşma yasağı varken, çok düzgün Türkçe konuşuyordu, tek kelime de Bulgarca bilmiyordu. Tek kusuru bana baba diye hitap etmiyordu. Annesinin yanında beni işaret ederek, ''Bu'', ''İşte o adam'' şeklinde konuşuyordu.
Köyün tek ustasıydım
Belene'de duvar örmeyi, sıva yapmayı, tenekecilik işlerini öğrenmem bu köyde işime yaradı. Köyde usta olarak adımız duyulmaya başladıktan sonra her gün kapımı çalan müşteri oluyordu. Köyde şahıslara işe gittiğimde ilk şartım, bana verdikleri öğle yemeklerinde domuz eti olmayacaktı. İkinci şartım da içecekler alkolsüz olmalıydı. bU Köyde hükümet yetkililerinden korkmayanlar bana Memet, korkanlar ise Maystore (Usta) diyordu. Bana Türk ismimle hitap etmeleri beni mutlu ediyordu. Bir gün bir evin kapak kiremitleri değişecekti. Her evde olduğu gibi burada da iki yaşlı karı koca vardı. Kiremitlerin arasında henüz yumurtadan çıkmış kuş yavrularının bulunduğu yuvalar vardı. Yaşlı bulgar aşağıdan yuvaları bozup, atmamı istiyordu. Ben de her yuvayı yavrularıyla başka bir yere değiştirip, güzelce yerleştiriyordum. Ev sahibi Bay Asen şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Bir ara dayanamadı: ''Mehmet Usta, siz Türklerin gaddar olduğunu söylerlerdi. Bakıyorum da sen bir kuş yavrusunun bile canına kıymaya cesarat edemiyorsun?'' dedi.
Nevin'e kardeş geldi
Bizim hanım 18 Şubat 1988'de doğum için hastaneye girdi. Annesinden ilk kez ayrılan Nevin ağlıyordu. Onun ağlaması benim de yüreğimi göynüttü. Nevin'in eli elimde, şehir merkezine doğru ilerliyorduk. Kendi kendime, ''Bizim evimiz barkımız, eşimiz dostumuz, konumuz komşumuz varken, neden buralarda biçare dolaşıyorduk?'' diye sorarken, ben de epey duygulandım. Kime ne yaptık da buralara sürülüp cezalandırılıyorduk? Benim de gözlerim yaşarmıştı, ama Nevin kendi gözyaşlarından benimkilerini göremiyordu. 3 Mart günü yine görüşmeye geldik. Bizim hanımın yerine oda arkadaşı çıktı: ''Maalesef, hanımınız gelemiyecek, doğum sancıları tuttu. Ebe saat sekiz civarı doğum gerçekleşebilir dedi'' haberini verdi. Akşam satlerinde doğum şubesinin ziline bastık. Kapıya gelen hemşire, elinde listeye baktı. Doğum normal geçmiş, bize de bir kız çocuğumuz olduğunu müjdeledi. 1988 Eylülünde sürgünden dönmüştük. O kışı köyde geçirdik. İlk baharda bir akşam sivil polis Brusev, beni bahçeye çağırdı; ''İşte sana dün vadettiğim gün geldi. Şu evrakları, doldur. Gereken fotoğrafları hazırla. Yarın Mestanlı'ya uğra, devlete olan borcun varsa, kapat'. Sınır dışına çıkacaksın'' dedi. Bunun için gereken eşyamızı toplayıp, bavullara koyduk. Gece on ikiye kadar kimsenin gelmediğini görünce, sabah ola hayır ola deyip, yattık. Sabah hayırlı bir gün, cumaydı. Aynı zamanda bir olay çıkar korkusuyla köye zırhlı araçlarla polisler gelmişti. Polisler öğleyin hazırlanmamızı istedi. Eşle dostla edalaşırken, göz yaşları sel olup, akıyordu. Kızım Nevin bir ara dürttü, kendime geldim: ''Baba, buraya bir daha misafirliğe de mi gelmeyeceğiz?'' diye sordu. ''Bilmem kızım. Bu sistem burada var oldukça her halde gelmeyeceğiz'' dedim. Dört yaşında bir kız çocuğu bile göz açtığı memleketinden ayrılırken, ayrılmanın acısını yaşıyordu. Trene bindik, Avusturya'ya gidiyorduk. Bize yol boyunda bir miktar döviz verileceği söylenmişti. Tüm paramızı da yanımıza almıştık. Sınıra yaklaştığımız zaman döviz verilmeyeceği açıklandı. Hanıma bir gazete kağıdına sarıp, tuvaletteki çöp sepetine atmasını söyledim. Anlaşılan bizimle ilgili ihbar da gelmiş olmalı ki, bir tanesi eldivenleri eline geçirip, tuvaletteki sepetlerden paraları toplamış. Bu Bulgar'ın bize attığı son kazıktı. Bulgar topraklarından ayrıldığımız an yıllardır içimizde biriken çilenin acısını derin bir of çekerek attık. Viyana'da iki gün kaldık. 30 Mayıs 1989 yılı gece saat ikide İstanbul'a indik. Atatürk Havalimanı'nda bizim uçağı bekleyen on beş bin kadar kişiyle buluştuk. Hanımı köyünden Mustafa Vatansever ile eşi Nebibe tanıdılar. Bir taksiyle Beşyüzevler'e gittik. Sabaha karşı hoparlörden yükselen ezan sesiyle uyandık. O sabah bizden mutlusu olamazdı-biz artık Anavatan Türkiye'deydik. Yeniden doğmuşçasına yeni bir hayata başlıyorduk.
Bulgaristan'da demokrasi göçü göç işsizliği getirmiş
Demokratik bir rejimde yaşayan Bulgaristan Türklerinin son yıllarda manevi açıdan pek bir sıkıntıları yok sayılır. 1990'dan itibaren Bulgaristan'da din eğitimi serbest, köy ve kasabalarda din hocaları var. Köylerde kapatılan mescitler açılmış, camiler beş vakit namaz kılmak için açık. İmkanı olanlar Hac farizasını yerine getirebiliyor. Haftalık türkçe gazeteler yayınlanıyor, Bulgar Devlet Televizyonu kanalında Türkçe haber saati bulunması da bu ülkede Türkler lehine müspet gelişmelerin başlıcaları. Son seçimlerden sonra hükümet ortağı olan HÖH (DPS)'ye iki bakanlık verilmesiyle ilk defa Bulgaristan'da Türklerden bakan seçildi. Bütün Bulgaristan halkı gibi buradaki Türkler de Bulgaristan'ın 2007'de AB üyesi olacağı ümidiyle yaşıyor. Bulgaristan uyruklu vatandaşlara 2001'de bazı Batı Avrupa ülkeleri için serbest dolaşım izni verilmesi, bazı ailelerin geçimini rahatlatsa da yerel iş adamları bunun ekonomideki dengeleri bozduğu kanısında. 2002'nin Ekim ayı sonunda Bulgaristan Türklerinin ''Mandela''sı Nuri Adalı'nın Mestanlı'da 80. doğum yılı kutlandı. Mestanlı Belediyesi tarafından kasabanın ''Fahri hemşehrisi'' ilan edilen Nuri Adalı, ömrünün 23 yılını Türklük davası için Bulgaristan ceza evlerinde geçirmişti. Kutlama töreninde devlet ve parti temsilcileri de hazır bulundu. Jivkov döneminde ömür boyu devlet güvenlik güçleri tarafından takip edilen ve defalarca da tutuklanıp, ceza evine atılan Nuri Adalı'nın doğum günü kutlama töreninde kasabanın emniyet teşkilatından da temsilcilerin katılması, bugünlerde Bulgaristan vatandaşlarının baskıdan kurtulduğunun bir göstergesiydi.
Bayramdan bayrama yaşananlar Dragoviştitsa'ya Ramazan Bayramı'nda gelmiştik. Aradan iki ay geçti. Hanımla Nevin Kurban Bayramı için köye gittiler. Erken yattım. Ertesi gün bayramdı. Uyuyamıyordum. Çocukluğumda yaşadığım bayramları hatırladım. 55-60 yılları arasında geçen çocukluk dönemimde de Bulgaristan'da komünist sistem hakimdi. O zaman böyle bir baskı yoktu. Okullarımızda Türkçe yasaklığı yoktu. Bazı mahallelerde köy hocaları din dersi de okutuyordu. Din derslerine gitme sırası bana geldiği zaman tamamen yasaklar başladı ve bana hocanın dizinin dibine oturmak nasip olmadı. Her mahallenin kurbanları belli bir yerde topluca kesilir, kurbanın bir kısmı eve gönderilir, bir kısmı da umum kazanda pişirilirdi. Kazanda kaynatılan kurban etleri piştikten sonra da kadınlar, erkekler ve çocuklar bir yere toplanır, ayrı sofralarda yenirdi. Tutuklu kaldığımız 1985-1987 yıllarında Bulgaristan'da bayramları Müslümanlara zehir etmişler. Her bayramda sevinç mutluluk yerine hüzün ve keder yaşamışlar. Hükümet ne kadar da dış ülkelere Müslümanların ibadetini serbest yaptığını söylese de uygulama yasaklarla doluydu. |