1985-1989 yılları arasında çeşitli baskılara maruz kalan Bulgaristan Türklerinden Cebelli İsmet Paliş, polislerin kurt köpekleri tarafından parçalanmaktan kurtulanlardan biri.
Ayna falan olmadığından her gün biraz daha eriyen yüzümü göremiyordum, ama bacağımın üst kısmını tuttuğumda iki elimin parmakları birbirine değiyordu. Bir akşam geç saatlerde Halilibrahim Ağabey yine duvarın öbür tarafından: "Müsait misin, kulağını deliğe yaklaştır bak sana neler anlatacağım" dedi ve anlatmaya koyuldu: "Mehmetçiğim, bu Belene adasını karış karış tanıyanlardan biriyim. Bu adaya girip, sağ çıkanlar azdır. 1950'li yıllarda hükümet aleyhtarı yüz on bir bin kişi hayatını kaybetti. Ama siz korkmayın zamanlar değişti. Bugün gelişmiş ülkelerde öyle iletişim teknolojisi var ki, her ülkede olan gelişmeler anında bir başka ülkeye ulaşıyor. Yani söylemek istediğim, bizim tutuklanıp, yargısız buraya sürüldüğümüzü dünya kamuoyu duymuştur. Hele hele ana vatanımız Türkiye gibi güçlü bir ülke bu işin peşini bırakmaz ve davayı sonuna kadar sürdürür, bizi burada biçare bırakamaz. Bundan hepiniz müsterih olun. Belene'de eskiden yaşananların ben canlı şahidiyim. Benim burada bulunduğum yıllarda üç yüz elli gram ekmek tayınımız vardı. Gençliğim sayesinde ölmeden dayandım ve sağ salim buradan çıktım. Burada açlıktan kurbağa, yılan yiyenler de vardı. Bir defasında işe giderken, yolumuz bir çizgiyle belirtilmiş, o izden sapmak yasaktı. Arkadaşlardan biri çizinin dışında topraktan taze çıkmış bir mantarı görünce dayanamayıp, koparmak isterken, gardiyan Allah yaratmış demeden o saniyede adamı oracıkta kurşuna diziverdi. Bir başka günde ise bir arkadaşımız işe geldiği gün rahatsızlandı, biz de git şuracıkta bir çalının arkasında yat, biraz dinlenince düzelirsin demiştik. O gün öğle yoklamasında aramızdan birinin eksik olduğunu görünce, hemen aramaya koyuldular ve kaçıyor bahanesiyle onu da orada kurşunladılar. Biz o yıllarda her sabah kalktığımızda koğuşlardan cenaze çıkarıyorduk. Kampın kenarında söğüt dallarına her gün birilerinin kendini astığı heberi geliyordu. Yaa, Memetçiğim, buraya bunun için ölüm adası deniyor. Ayrıca yaza erirsek, tarlalara mısır kazmaya çıkarırlar ve ben o zaman sana nice kafatasları gösteririm, sen de bu adayı bir mezarlık sanarsın. Eni yaya bir saat, boyu da iki saat tutar. Yüzölçümünün ise 80 bin dönüm olduğu tahmin ediliyor. Bu adada mahkümlardan başka kimse barınmaz. Ağır suçlu mahkümlar şimdi kış günleri kıyıda odunculuk yapar, yaz günleri de kimi hayvancılık, kimi de tarımla uğraşır" deyip, bu gecelik sohbeti burada bitirdik. Belene adı Beyaz Elena'dan kalmış Ranzaya sırt üstü uzanıp, ellerimi başımın altına aldım, Halilibrahim Ağabey'in anlatıklarını bir bir hatırlamaya çalışırken, yine bitmek tükenmek bilmeyen geceden kokuyordum. Herbirimizin gözleri tavanda, kapının her an şıraklamasıyla sonumuzun geleceği korkusuyla yaşıyordu. Her an kapı açılır, çıkın korkusu ise içimizden eksik olmuyordu ve günde defalarca ne zaman bitecekti bu kabus Ya Rab? Öğleye yakın kulağım yine duvardaki delikte Halilibrahim Ağabey'i dinliyordum. O bir rivayeti şöyle anlattıyordu: "Uzun yıllar önce, Osmanlıların atlarının Tuna'da sulandığı günlerde, Tuna nehrinin en büyük adasının yakınlarında bir köy varmış. Bu köyün bütün hayvanları karşıdaki adaya kayıklarla geçirilip, bütün yaz orada vakit geçirirlermiş.Köyün çocukları da zaman zaman gidip hayvanları dolaşıp, tuz verirlermiş. Köydeki Bulgar kızlarının arasında biri pek güzelmiş. İsmi Elena olan bu kız çocuğu da her geçen gün biraz daha gelişip güzelleşiyormuş. Sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli, hayal bir kız olmuş. Elena da diğer çocuklarla adadaki hayvanları dolaşmaya giderken, Osman'ın kayığına biniyormuş. O yıllarda Osman da ayın on dördü gibi bir oğlanmış. Kayığa karşılıklı oturan iki gencin bir gün kalpleri birbiri için çarpmaya başlamış... Kimsesiz adanın söğüt gölgelerinde elleri birleşince, kalpleri de kaynaşmış. Gizli gizli sevişmeleri de bir gün sır olmaktan çıkmış. Elena'nın yüzünde beliren çiller, hafiften kabaran karnı, annesinin gözünden kaçmamış. Olayı daha sonra katil babası da duymuş. Ve olanlar ondan sonra olmuş... Kızının Türk sevgilisi olduğunu öğrenen babanın gözüne kan durmuş. Bir gün kızını alıp adanın kıyısında kimsenin uğramadığı bir yere götüren baba, zavallı kızcağızı gözyaşına, yalvarıp, yakarmalarına bakmadan bir ağaca kıskıvrak bağlamış ve onu aç susuz bırakmış. O günden sonra Elena'nın ortadan kayboluşunu ilk Osman sezmiş. Deli divaneye dönen Osmancık, çalmadık kapı, aramadık çalı dibi bırakmamış. "Bela Elena", "Bela Elenacığım"diye çağırıp gezmiş ama Elena'nın bir sesini duyamamış. Aradan haftalar geçmiş, en nihayet bir gün Bela Elena (Beyaz Elena) adada babasının bağladığı ağacın altında sivrisinekler tarafından delik deşik edilmiş bir şekilde bulunmuş. Bunu gören Osman da güzel Elena'nın bu çirkin ölümüne tahammül edemeyip, eve dönüşünde kullandığı kayıktan kendini Tuna'nın sularına salıvermiş. İki aşık birbirine kavuşamamış ama, Bela Elena'nın adı kaynaşmış ve Belena olmuş. O günden bu güne bilinen İşkence Adası'nın ismi de Bela Elena'dan gelmiş." |